Seramik Sanatçısı Mesut Öztürk'ün Oyun Alanı



Hepsi birbiriyle konuşan 150’ye yakın seramik heykelin yaratıcısı Mesut Öztürk’ü, üretmeye devam etmek için Paris’e taşınmasının hemen öncesinde, seramik fırını hala atölyesindeyken yakaladık.

Röportaj: Büşra Soydemir - Fotoğraflar: Beyb Studio



Çok hızlı yol aldın, şaşırmıyor musun?

Şaşırıyorum. Aslında ufak adımlarla başlamıştım. Sanat pratiği benim için uzun vadede sonuç almayı düşündüğüm, acele etmediğim bir konuydu. Ben yolun başında sayılırken Paris Tasarım Haftası’nda 1000 Vases adlı sergide 5 işim yer aldı ve tümü Jacquemus tarafından satın alındı. Bu durumun yarattığı ilgi, getirdiği enerji ve aldığım dönüşlerle doğru yolda olduğumu hissedip tamamen odaklandım sanatsal üretimime. Konsantre bir şekilde üretmeye devam ettim, sergiler yaptım, projelere dahil oldum. Hızlı oldu gerçekten. Son iki yılda içgüdülerime güvenmeyi öğrendim. Şu sıralar da Fransa’ya yerleşmeyi, orada sanat üretmeyi planlıyorum.


Hızlı yol aldım ancak belirsizliğe dair tedirginim çoğu zaman. Sanat yapmak, hayatını garanti altına aldığın bir plan olamıyor. Şu ana kadar bu sistem işledi diye her zaman işlemeye devam edecek değil. Üretme motivasyonun da sürekliliği yok. Bu yüzden severek ve isteyerek yapınca, iyi çalışınca sistemin işleyeceğine dair kendimi telkin ediyorum. Üretmediğim zamanlarda neden üretmediğime dair kafa yormak beni düşürebiliyor. Bir şekilde üretmeye başlayabildiğimde o hezeyanlar geçiyor ve rahatlıyorum. Çamurla çalışırken her başladığım iş bir sonuca dönüşmüyor belki. Yine de çalışmak ruh halime iyi geliyor. O yüzden atölyem benim oyun alanım ya da sığınağım gibi.



Bu filmin kurgusunda açılış sahnen neresi?

Mimarlık eğitiminin ardından kendimi ifade edecek bir alan arayışına girdiğimde beni neyin mutlu ettiğine dair içsel bir yolculuk başladı ve çocukluğumu hatırladım. Çocukluğumda seramik yoktu ama en sevdiğim oyuncaklar oyun hamuru ve evin bahçesindeki killi topraktı. Arayışımın olduğu sıralarda Füreya Koral’ın retrospektif sergisi vardı, özellikle mimari panoları çok ilgimi çekti. Mimari yapıların nasıl özgün ve eğlenceli hale gelebileceği her zaman kafa yorduğum bir konuydu, seramik duvar panolarının olduğu binaların bir sanat eserinin tuvaline dönüşmesi ilgimi çekiyordu. Seramik aracılığıyla mimarinin sanata yaklaştığını fark ettim. Seramiğe dair ilgim zamanla duvar panolarından nesne ve heykellere kaydı.


Üretimimle ilgili dijital ortamda değil elle bir şeyler yapmak, özgür olmak ve malzemenin sınırlarını zorlamak gibi isteklerim vardı. Seramik bunların tümünü karşıladı. Bir taraftan durmadan dönüşen ve gelişen bir alan; yaratıcılığa epey imkan tanıyor. Kadim bir malzeme olduğu için de spiritüel bir tarafı da var. İnsanlık tarihiyle bir bağ kurduğumu hissettiriyor.



Üretimlerinin tümü birbiriyle diyalogda görünüyor. Bu aile nasıl köklendi?

Seramik öğrendiğim süreçte tasarlamadan ürettiğim geometrik formlarda bir potansiyel olabileceğini keşfettim. Mimari zevklerimde de Bauhaus ve geometrik kompozisyonlar var. Halka kulpları da aynı şekilde, öğrenme sürecinde içgüdüsel olarak simetrik ve ikili yapıverdim. Geometrik formlar ve halka kulpların üzerine eğilince aslında zihnimde yer alan, müzelerde ve antik kentlerde gördüğüm antik simetrik formların varyasyonlarını yaptığımı fark ettim. Beni buna çeken kadim eserlerle ve onların zanaatkarlarıyla bağlantı kurabilme hali. Arkeolojide sınırsız bir ilham olduğunu düşünüyorum. Özetle mimari zevklerim ve tarihe olan ilgim belirliyor ürettiğim formları.



Peki sanat pratiğine bu kadar bütüncül yaklaşabilmeni sağlayan nedir?

Tekil üretimler yerine sistematik olarak bir eser ailesi çıkarmamda analitik düşünen tarafım etkili oldu. Hem mimarlık disiplininin hem akademik yazma alışkanlığının bana analitik düşünebilme yetisi kattığını düşünüyorum. Üretimlerimde çeşitlenebilir bir form dili yaratmak istedim. Bu istek beni analitik bir kütle kompozisyonu çalışmasına götürdü. Halka Vazoları da böyle başladı ve çeşitlenerek çoğalmaya devam ediyor. İlk seride 11 tane vardı, her seri bir önceki serideki çıktılardan hareketle şekillenerek devam etti. İki sene içinde 150’ye yakın eser türedi.