Parelion Studio'nun Oyun Alanı



Güzel çağrışımları ziyaret etmek amacıyla üretim yapan Ece Cingöz ile doğalı ve dünyayı yakalamak niyetini eyleme döktüğü seramik atölyesi Parelion Studio’daydık.


Röportaj: Büşra Soydemir - Fotoğraflar: Beyb Studio



Parelion Studio, izleyince çok etkilendiğin ama filmin konusunu çıkaramadığın tatlı bir fragman gibi. Burada ne oluyor?

Bir fikrin üzerine giderken fikir önce beni heyecanlandırmalı ve bu yolla evrilmeli. Parelion’u da öncelikle benim heyecan duyduğum bir fikir olarak görüyorum. Bu atölyede ne yapıldığı dışarıdan bakıldığında pek belli olmuyor, esasında burası benim heyecanlandığım dünya. Bu atölyede pratik ediyorum, bende merak uyandıran ürünler üretiyorum ve dersler veriyorum. Burada neler olduğunu flaşlar altında göstermiyorum, mütevazı bir şekilde atölyemde takılıyorum sadece.

İnsanlar benim seçkimden ürünleri görmek, özel sipariş vermek, ders almak veya sadece bu alanı ziyaret etmek için bana ulaşıyorlar, onlarla buluşuyoruz bir noktada. Bu alanı ya da kendimi pek açık etmiyorum, ancak kapıdan girenler için ferah ve tatlı bir ortam sunmaya çalışıyorum. Burası biraz daha set gibi, bütünsel ve keyifli bir deneyim yaşatmak istediğim için böyle bir yer oldu. Ben de Parelion içinde küçük küçük yerlerimi bulmaya çalışıyorum, hala minik adımlarla ilerleyebiliyorum. Seramik de yavaş ilerlemeyi, süreçten zevk almayı çok güzel öğretiyor insana.



Burası hakikaten masal setini andırıyor. Üretimlerin bu atmosferden çıktıklarında nereye gidiyor?

Fonksiyonel ürün yapmaktan hoşlanıyorum, çünkü ürettiklerim hayatlara dahil oluyor. Ancak çocukluğumdan beri “hayali ürünler dükkanı” fikrinin üzerine gidiyorum. Mesela yaptığım kabuklu vazolar o kategoriye gidiyor. Bende sade ve çocuksu duyguları harekete geçiren şeyler yaratıyorum, kendimde bunu başarabildiğimde ürün istediğim şartlara sahip oluyor. Bu yüzden zamanla fonksiyonundan kopuk, sadece hisse odaklanan üretimler yapmak da istiyorum.



Ürettiğin yer Parelion Studio, onu yaratmak en büyük üretimin sayılabilir aslında. Burayı yaratma kararını ne tetikledi?

Objeleri ve onları bir araya getirerek estetik bir hikaye anlatmayı hep sevdim. Bu objelerin fonksiyonel olması da benim için hikayeye farklı bir doku ekliyor. Elimle bir şey yapınca kendimi daha bütün hissetme güdüm oluştu zamanla. Seramik öğrenmeye başlar başlamaz bunun pratik meselesi olduğunu fark ettim. Kendi başıma uzun süre pratik ettim. Sonrasında Japonya’dan İstanbul’a yerleşen Teppei Yamashita isimli bir torna ustasından haberdar oldum. Japonya seramiğin ana vatanı gibi, daha Teppei ile tanışmadan onun rehberlik alabileceğim biri olduğunu hissettim. İletişime geçtiğim zaman programı dolu olduğu için bir seneyi aşkın süre bekleme listesinde kaldım, pratik yapmaya devam ettim. Sonrasında Teppei ile tanıştık; seramik ve hayat yolculuğumda kilit bir insan oldu. Beni o mezun etti, hocalık yapmama da o ön ayak oldu. Öğretmekten de çok keyif alıyorum, aktarmak karşılıklı kazandıran bir durum benim için.




Üretimlerinin sahip olduğu tüm yapılar kusursuz, garip bir biçimde sıcak da hissettiriyorlar. Sıcaklık, malzemenin doğasından mı geliyor?

Üslubumun sıcak görünmesi, malzemenin doğallığının yanı sıra form, sırın rengi, inceliği, tutuşu gibi birçok etmenin birlikteliğiyle mümkün; benim de önemsediğim bir konu bu sıcaklık hissi. Elbette estetiğimde ustamın Japon olmasından kaynaklı etkiler de var. Üretimlerimle ilgili temelde ihtiyaç duyduğum şey doğayı, doğalı ve dünyayı yakalamak.



Dokularında yakalamaya çalıştığın his de buna hizmet ediyor sanırım.

Mat, taşsı, daha beklenmedik yüzeylerden hoşlanıyorum. Kusurlu veya hatalı gibi hissettiren yüzeyleri o halleriyle kullanma durumum; her şeyin kusurlarıyla, olduğu haliyle, tamamlanmamış, devam etmekte olan doğalarıyla mükemmel olabildiği Wabi-sabi kültürüne referans veriyor. Yaptığım şeylerin taş, kabuk gibi doğal materyallere benzemesi en çok arzuladığım şey. Ancak tek kutupta olmak hoşuma giden bir durum değil. Başka duygulardan beslenme zamanım geldiğinde çok parlak veya gösterişli, pembe yüzeylere de kayabiliyorum.



Üretme sürecimde hayal ediyorum, neye benzemeli kısmında içimle bağlantı kurmaya çalışıyorum. Hep aynı noktadayım, içeride arıyorum. Dönüp beni harekete geçiren dürtüyü arıyorum. Cevaplar bazen renkte, bazen formun detayında oluyor. Denemek istediğim çok fazla şey var. Yaptığım iş de deneysel bir iş, laboratuvarda olmaya benziyor. 2015 yazından beridir hala çok büyük heyecanla deniyorum aslında.



En son neyi denedin?

Bu zamana kadar büyük boyutlu, dışavurumsal, amorf formda tek bir iş yapmıştım. Artık daha büyük formlara da adım atmak istiyorken amforalara benzeyen bu iş çıktı. Amforalar eskiden çok güzel dekore edilen objelermiş. Antik Yunan ve Roma’da görülen amforalarda dekorlar bölümlere ayrılıp orta gövdede bir hikaye anlatılır, alt ve üst kısımlarda süslemeler yer alırmış. Ben de bu hikayenin ne anlatacağına biraz kafa yordum, su altı hazinesi konsepti ortaya çıktı.



Stüdyonun her köşesine yayılmış farklı varyasyonlardaki yüzlerce demliğin sebebi nedir?

Bu demliklerle Teppei sayesinde tanıştım. Japon kültüründe “teaism” diye bir şey var. Çay, kültürlerinin çok önemli bir parçası ve yaptıkları meditasyon, içerideki öze odaklanma haliyle çok bağlantılı. Demlikler de bir süre sonra sahibinin gözünde ulvi bir nesneye dönüşüyor. İçinde her demlenen çayın bir hikayesi varsa demlikler de o çaylara ev sahipliği yapıyor. Japonların geçmişte İkebana yaptıkları bir raf, bir perde ve yerde döşekten oluşan çay odaları oluyormuş. Benim için de çay ve çiçek meselesi birbirine çok bitişik, seramiğe mıknatıs gibi çekilmemin sebebi bunlar zaten. İçine çiçek koyulan, çay demlenen şeyler yapıyorum, sevmemem mümkün değil.

Demliklerin bir seremoniyi temsil etmesi çok hoş, bunlar kendine iyi bakma objesiymiş gibi geliyor bana. Demlenmek de tatlı bir fiil, biz de insan olarak sürekli demlenme halindeyiz ve neyle demlendiğimiz çok önemli.



Bu disiplinle ilişkilenmek seni nasıl dönüştürdü?

Öncesinde çamuru hazırlamak gerekiyor torna için, yolculuk çamur kıvama gelirken başlıyor. Hazırlanan çamuru tornaya götürüp yerleştiriyorsun. Önce çamuru merkezlemek lazım, çamur merkezlenmediği müddetçe tornada bir şey üretmek mümkün değil. Ki bu da insan doğasıyla çok örtüşüyor. Merkezimizde olduğumuzda daha duyumsayabilen, daha açık, güzel ve dengeli gideriz. Tornanın verdiği mental dinginlik paha biçilemez.


Üstelik bu çok eski, süper primitif bir teknik. Zamanında ekinlerin sulanabilmesi için kap yapılması lazımdı. Toprağı toplu bir biçimde kazımak, odunlu ateşlerde pişirmek, testiler yapmak, içine su doldurmak... Torna dediğimiz şey aslında dönen bir tabla, ne kadar eski bir teknik ve hala işlemeye devam ediyor. Bu da seramikle ilgilenmemdeki en etkili konulardan biri. Estetik objeleri çok sevip, istifçi olmamın dışında, bin yıllar öncesinde kullanılan bir tekniği hala kullanan taraf olmak, çamurdan şekillendirip pişirdiğim kabın içinde yemek yemek, çay demlemek beni inanılmaz tatmin ediyor. Bir de süreç içinde çamur, toprak, su; seramiği kuruturken hava, pişirirken ateş var. Objeyi kaplayan camsı tabakaya sır deniyor. Bu da kuartz gibi doğal taş ve minerallerin öğütülerek çeşitli oksit ve karbonatların eklenerek karıştırılmasıyla yapılıyor. Seramik üretimi, içerisinde basit elementlerin ve doğal malzemelerin olduğu, sezgisel ve keşfe açık bir süreç. Doğayı ve gözlemlemeyi seven, spiritüel dürtüleri olan biriyim, üretim sürecinin duygusu da bana bunları çağrıştırıyor. Toprağı alıp sabitleşinceye kadar pişirdiğin zaman sertleşiyor ve aldığı formla sonsuza kadar varlığını sürdürüyor. Bu taraftan bakınca ne kadar da müthiş bir durum aslında.




Senin varlığını sürdürmek için kendine vermek istediğin form neye benziyor?

Şimdiye dek malzemeyi tanıdım, birçok tekniği ve çamuru hâle yola koymayı öğrendim. Çamurun dili diye bir şey var mesela, o dili anladığında çamura istediğin formu verebiliyorsun. Buradan sonra gitmek istediğim nokta lokal çamurlarla çalışmak. Dünyada yaygın bir teknik; dağa gidip toprağı kazıyorsun, eliyorsun, bir çuvalın içine suyla koyup süzüyorsun. Pişirme fırınlarını kendileri inşa eden insanlar da var. Ben de odun fırınım olduğunu hayal ederim sık sık. Odun ateşi ile pişen seramiğin çok başka bir tadı var. Biz metropolün içinde elektrikli torna ve fırınlarla stüdyo çömlekçiliği yapıyoruz. Varma hedefim olan yerde denizden topladığım kabuğu, yosunu işlerime dahil etmek, yaktığım odunun külünü sır olarak kullanmak var.