• Tuna Mert

DİYALOG: İdil Yücel | Biyo-Dijital Mimar



Inhabited Exoskeleton

Londra'da biyo-dijital mimari alanında yaptığı çalışmalarıyla tanınan HUE: Design Laboratory kurucusu yüksek mimar İdil Yücel İnal ile biyo-mimari ve çalışmaları hakkında bir sohbet gerçekleştirdik.



İdil Yücel İnal kimdir?

Mimarlık, biyoloji ve tasarımda ileri teknolojiler üzerine çalışan bir araştırmacıyım. Londra’da yaşıyor ve çalışmalarımı sürdürüyorum. Kendimi Biyo-Dijital Mimar olarak tanımlıyorum ve aynı zamanda elleri kirleterek üretmeye inanan interdisipliner bir tasarımcıyım.
Lisans eğitimimi 2012 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünde tamamladım. Bu esnada, İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü’nde (KTH) 1 yıl değişim öğrencisi olarak bulundum. 2016 yılında ise Londra’da UCL Bartlett Mimarlik okulunda Mimari Tasarım Yüksek Lisansımı tamamladım.
2012’den beri İstanbul’da 2016’dan beri Londra’da aktif olarak mimarlık pratiğinin içerisindeyim. Hem biyo-tasarım araştırmalarının hem de konvansiyonel mimarlığın içinde olarak, bu iki uzmanlığımı ortak bir noktada buluşturmaya çabalıyorum.



Bir anlamda, doğal ve yapay olanın iç içe geçmesinden bahsediyoruz. Teknoloji dediğimizde algımızda oldukça mekanik bir dünya canlanıyor ancak teknoloji artık doğal üretimler ile oluşacak ve etrafımızda hibrit ekosistemler görmeye başlayacağız.


Biyo-mimari dijitalleşmenin hız kazanmasıyla son dönemde fazlasıyla gündemde olan bir alan. İşin uzmanını bulmuşken buradan başlayalım, biyo-mimari nedir?

Biyoloji ve tasarım/mimarlık ilişkisi; biyo-mimari, biyo-dijital mimari, biyo-tasarım, biyofilik tasarım, biyo-entegre tasarım, biyo-ilhamli tasarım/mimari gibi birçok üst başlıkla karşımıza çıkabiliyor. Ancak biyo-mimarlığı bir üst başlık olarak alacak olursak, insan ile sınırlı kalmayan canlı varlıkların mimarlık pratiğinin içerisine kimi zaman bir tasarım verisi, kimi zaman ise kullanıcı olarak dahil edildiği bir mimari yaklaşım, bir mekân üzerine düşünme paradigması olarak nitelendirebiliriz.
Biyo-mimari örnekler, tarih boyunca var olmakla birlikte, bu alan yeni sistematikleşmekte ve yaygınlaşmakta. Bugün sözünü ettiğimiz anlamda biyo-mimari, biyo-teknolojiyi kullanarak mimarlığa yeni tanımlar getirmeye çalışan ve geleneksel anlamdaki mimarlığı dönüştürme çabasında olan bir yaklaşım.
Mimarlık ve tasarım, teknoloji ile doğrudan ilişkili ve teknoloji ile sürekli olarak iletişimde olan alanlar. Tarihsel bağlamda da düşündüğümüzde mimarlıktaki gelişmeler ile o günün teknolojileri arasında yakın ilişki vardır. Günümüzde, en ileri araştırmaların biyoloji alanında yapılıyor oluşu da bu ilişki bağlamında biyo-mimarinin ortaya çıkışının doğal bir tetikleyicisi diyebiliriz. MIT Media Lab kurucusu Mimar Nicholas Negroponte, 1993’te dijital devrim’i ilan etmişti, 1998’de post-dijital Çağ’a girdik dedi ve 2017’de de "biyo-teknoloji yeni dijitaldir" diye duyurdu. Bu çok önemli. Çünkü 1993’te ilan edilen dijital devrim bugün normalimiz ve uzun yıllardır yaşamımızın temel bir parçası. Dijital olmayan bir dünyayı hayal etmemiz neredeyse zorlaştı. Bu öngörü, biyo-teknolojilerin ve sentetik biyolojinin hayatımızın bir parçası olacağını açıkça söylüyor. Ayrıca biyo-mimari yeni atmosferler, canlılar, yaşam biçimleri ve ekolojiler tasarlamak anlamına da geliyor. Tanımı, uğraşı alanı ve çıktıları her saniye genişliyor.
Bir anlamda, doğal ve yapay olanın iç içe geçmesinden bahsediyoruz. Teknoloji dediğimizde algımızda oldukça mekanik bir dünya canlanıyor ancak teknoloji artık doğal üretimler ile oluşacak ve etrafımızda hibrit ekosistemler görmeye başlayacağız. Geçtiğimiz yıllarda robotlardan bahsediyorduk, artık biyolojik canlılara dönüşen robotlardan bahsediyoruz. Benzer şekilde, elektronik aletler, nano çipler rutinlerimize gireli henüz kısa bir zaman geçmişken, artık biyolojik ilkeler ile çalışan cihazları konuşmaya başladık. Tasarım da aslında, bu dönüşümün bir parçası.

Kings Cross Londra’da bir sokak parkının Kentsel Mikrobiyolojisi araştırması

Senin biyo-mimari serüvenin nasıl başladı?

Uzun zamandır, mimarlıkta ölçekler ve disiplinler arası bilgi transferi üzerine çokça düşünüyorum aslında. 2016 yılında UCL, Bartlett School of Architecture’da Biyoloji entegre tasarım üzerine çalışan Prof. Marcos Cruz’un araştırma ekibi altında bir yüksek lisans yaptım. `Biyofilik Ara-Yüzler Üzerine Spekülasyonlar` adında, biyolojinin hem malzeme hem biçim hem de kavramsal olarak nasıl mimarlık ile ilişkilenebileceğini konu alan gelecek senaryolarına dair bir tez yazdım. Resmi anlamda bu yüksek lisans serüvenimin başlangıcı sayılabilir.
Bir yandan da dönüp baktığımda, her zaman doğa, ekoloji, matematik ve desen gibi konulara ilgi duyduğumu fark ediyorum. Zaten, ekoloji ile ilgili okumaya, farklı canlıları öğrenmeye, tarihte bitkibilim, zooloji gibi alanlarla ilgilenmiş insanları okumaya ve doğayı gözlemlemeye başladığınızda aslında bundan çok uzaklaşamıyorsunuz. Bir de üzerine, araştırmaya ve yeniye çok meraklı bir mimar olarak, her şeyi nasıl bir araya getirebiliriz diye düşünmeye ve çalışmalarımı yaklaşım ekseninde örmeye başladım. Bu serüvenin hala çok başında olduğumuzu düşünüyorum.

Transitional Pavements

2017 yılında disiplinler arası tasarım ve araştırma stüdyosu HUE: Design Laboratory'yi kurdun. Ne tür çalışmalar yapıyorsun?

Çok disiplinli bir tasarım laboratuvarı olma fikriyle yola çıktığımız HUE: Design Laboratory, ölçekler arası çalışmalar yapıyor, özellikle kentsel veri, biyolojik çeşitlilik, iklim değişimi ve ekolojiler üzerine araştırmalar yapıyor, fikir ve projeler üretiyoruz. Biyoloji ve dijital teknolojileri ana araçlarımız olarak kullanarak, sanat, tasarım ve mimarlık üçgeninde üretimler gerçekleştiriyoruz. Hem ileri dijital tasarım araçlarına hem biyoloji laboratuvarında kullanılan (petri kapları, beher glaslar gibi) araçlara, hem de 3D yazıcılar ile fiziksel prototipler üretip hızlıca düşüncemizi görselleştirebilme imkânına sahip olduğumuz bir çalışma habitatımız var. Fikirlerimizin ve üretimlerimizin doğası gereği mimar, tasarımcı, biyolog, araştırmacı ve sanatçı vs. gibi farklı profesyoneller ile birlikte çalışmalar yaparak ilerliyoruz. Farklı ölçeklerde, sürdürülebilirlik, ekoloji, morfoloji, biyolojik modellemeler ve data ile tasarımı buluşturma üzerine çalışıyoruz.

Inhabitable Exoskeleton, bedenin yeniden işlevlendirilebilmesi için kurgusal bir öneri.





Dikkat çeken çalışmalarından birisi de Inabitable Exoskeleton, bu çalışman hakkında biraz bilgi verebilir misin?

İnsan, dünya üzerinde yarattığı tahribatla, biyolojik çeşitliliğe büyük bir zarar verdi. Ayrıca iklim değişikliği nedeniyle ısıl denge değişiyor ve biyolojik yaşam bu duruma uyum sağlayamıyor. Bu proje, “İklim değişikliği ile oluşabilecek çeşitli felaket senaryolarında tasarımcılar olarak farklı bir gözle Dünya’ya ve insan bedenine bakabilir miyiz?” “İnsanın da ayni arılar gibi ekosisteme pozitif katkısı olan bir parçası olabilir mi?” gibi sorular soruyor. Tasarımı araç olarak kullanarak ve giyilebilir teknolojiler/habitatlar tasarlayarak dünyanın biyolojik çeşitliliği ile bir ilişki kurmaya çalışan bir proje. Hem malzeme deneyleri hem morfolojik çalışmalar hem de biyo-teknolojik araştırmalar içeren bu çalışma, bedenin yeniden işlevlendirilebilmesi için kurgusal bir öneri.



Giyilebilir bu habitat ile bedenlerimize farklı türler ile etkileşen bir biyolojik katman eklenecek ve bu katmanın çevresi ile etkileşimi artırılacak. Aynı kuşlar ve böcekler gibi, insan bedeninin de ekolojinin bir parçası olmasını öngörüyor. Böylece insan hem üzerinde taşıdıkları ile hem de etrafa saçtığı tohumlar ile biyolojik çeşitliliğe katkı koyacak bir bedene dönüşecektir.
Tasarım esnasında, canlılar ve morfolojiler arasındaki geometrik ilişkiler üzerine yoğunlaştım. Güneş, gölge ve nem gibi faktörlerin geometri ile ilişkilerini inceledim. Ayrıca proje, 2016 yılında University College London’un akademik araştırma imajları yarışmasında bir de ödül kazandı.