DİYALOG: Ahu Studio | Eda Akaltun & Mevce Çıracı


Ahu Studio

Londra Tasarım Festivali'nde açılış koleksiyonu Meyhane ile ses getiren Türk tasarım kolektifi Ahu'nun yaratıcıları Eda Akaltun ve Mevce Çıracı ile sohbet ettik.


Londra ve İstanbul merkezli mobilya tasarım kolektifi Ahu’yu daha yakından tanımak isteriz. Bir araya gelme ve Ahu’yu kurma süreci nasıl gelişti?

Eda Akaltun: Mevce ile lise yıllarında sanat okulu başvurumuz için gittiğimiz portfolio atölyesinde tanıştık ve Central St Martins’e aynı sene kabul edilerek Londra’ya taşındık. Grafik sanatı ve nesneleri bir araya getirme fikri üniversite yıllarından beri hayalini kurduğumuz bir şeydi aslında. Ben mezun olduktan sonra editörlük, tasarım, yayıncılık ve reklamcılık alanlarında uluslararası freelance işler yaptım. Çalışmalarımda her zaman hayali mekanlar oluşturmaya ve mimari referanslar kullanmaya ilgi duydum ve birçok mimarlık dergisine de illüstrasyon işleri yaptım. 2016 da bir iç mimarlık projesi için özel üretim mobilya tasarımı yapma şansım oldu ve o zamandan beri çeşitli iç mekan projeleri için danışmanlık vererek illüstrasyon ağırlıklı tasarımlarımı üç boyutlu ortamlar için dönüştürmeye başladım. Bu projeler sırasında Mevce ile mobilya tasarımı ve üretim yöntemleri ile ilgili sık sık fikir alışverişi yapıyorduk ve zaten uzun zamandır yapmak istediğimiz iş birliğini başlatma kararı alarak Ahu’yu kurduk.
Mevce Çıracı: Central St. Martins’den mezun olduktan sonra Londra’da çalıştığım tasarım ofisinde aydınlatma , mobilya ve ambalaj tasarımı gibi farklı alanlarda uluslararası projelerde çalıştım. 2013 de ise İstanbul’a dönerek eşim ile birlikte mimarlık ve endüstriyel tasarımı birleştiren stüdyomuzu kurduk. O zamandan beri konut ve ticari iç mekanlar, ambalaj, aydınlatma ve mobilya tasarımı dahil olmak üzere birçok farklı ölçekte çalışıyorum. Bu projeler sayesinde birçok farklı usta ve zanaatkar ile çalışma şansım oldu. Şehrin içerisine serpilmiş zanaat atölyelerinde ustalar ahşap metal ve cam işçiliğinden dokumacılığa geçmişten gelen el emeği üretim yöntemlerini uygulamayı sürdürüyorlar. Eda ile ikimizin de büyüdüğü şehir olan İstanbul’un bu köklü zanaat kültürünü birlikte tekrar keşfetmek ve yorumlamak istedik. Üniversiteden beri hayalini kurduğumuz iş birliği için iyi bir fırsat olduğunu düşünerek AHU yu kurduk. Senelerdir farklı alanlarda edindiğimiz tecrübeleri birleştirmek için de doğru bir zamana denk geldiğini düşünüyorum.

Ahu Studio kurucuları Mevce Çıracı ve Eda Akaltun


Grafik sanatını yenilikçi ürün ve mobilya tasarımıyla birleştiren özgün bir tasarım pratiğine sahipsiniz. İki farklı disiplinin bir araya geldiği bu tasarım sürecinden biraz bahseder misiniz?

E.A.: Mobilya fikirlerini Mevce ile karşılıklı beyin fırtınaları ile geliştiriyoruz. Mobilyaların formuna da yön veren grafik eserleri ben yaratıyorum. İlk koleksiyonumuz olan Meyhane serisinin desenlerini, geleneksel ebru tekniği ile yaptığım resimleri dijital post prodüksiyon ile birleştirip yeniden renklendirerek elde ettim. Desenleri oluşturma aşaması mobilya çizimleri ile paralel ilerliyor ve birbirlerini değiştirip dönüştürüyorlar. Bu şekilde desen ve ürün arasında daha güçlü ve bütüncül bir bağ oluşuyor.
M.Ç.: İlk koleksiyonumuz Meyhane için, Eda’nın çalıştığı desenlerin akışkan ve organik formlarını iki boyutlu düzlemsel bir baskı olmaktan çıkararak üç boyuta taşımak ve heykelsi unsurlar haline getirmek istedik. Zanaatkarların bilgi ve beceri birikimleri ile güncel üretim teknolojilerini harmanlıyoruz. Canlı renklere ve cam parlaklığına sahip baskılı yüzeyleri elde etmek için uzun bir araştırma geliştirme süreci sonucu farklı imalat teknolojilerini ve el işçiliğini birleştirerek kendi yöntemimizi oluşturduk. Doğal ve toksik olamayan malzemeler kullanmaya özen göstermenin yanı sıra, ürünlerin uzun ömürlü ve işlevsel olmalarını da çok önemsiyoruz.

Meyhane Cabinet


"Metalaştırılmış bir sembolü alarak onu çağdaş bir yorumla benzersiz ve kendine özgü bir konuma yükseltmek istedik. İlk koleksiyonumuzun ürün tipolojileri Türklerin misafir ağırlamaya verdiği önemi gösteren ikram geleneğinden yola çıktı."



Asya kültüründe önemli yere sahip Ebru sanatından ilham alan Meyhane Koleksiyonu’nuzu Londra Tasarım Festivali’nde tanıttınız. Ebru tekniğini dijital post prodüksiyon birleştirdiğiniz koleksiyonun hikayesi nedir?

E.A.: İlk koleksiyonumuzun cikis noktasını oluştururken, kişisel bir yerden ve kendi hikayemizden başlamak istedik ve kültürümüzden gelen günlük hayat alışkanlarımızı konuşmaya başladık. Farklı kültürlerden gelen kişiler için sıradışı ve hatta tuhaf olarak algılanabilecek, ama bizim günlük hayatımıza işlemiş ve normalleşmiş batıl inançları ele alma fikri ilgimizi çekti ve başlangıç olarak nazar tılsımını konu aldık. Koruyucu bir tılsım olarak nazar boncuğu kullanımı, içerisinde Türkiye topraklarının da bulunduğu geniş bir coğrafyada binlerce yıl öncesine uzanan ve günlük yaşamın içine işlemiş bir gelenek. Muazzam güç ve anlam taşıyan bu sembolün günümüzde her yerde kolayca bulunan kullan at objelere dönüştüklerini ve esas anlamlarının bir kısmını yitirdiklerini görüyoruz. Metalaştırılmış bir sembolü alarak onu çağdaş bir yorumla benzersiz ve kendine özgü bir konuma yükseltmek istedik. İlk koleksiyonumuzun ürün tipolojileri Türklerin misafir ağırlamaya verdiği önemi gösteren ikram geleneğinden yola çıktı.