Elif Lütfiye Tatar ve Woody / Lokal Bağlar #3

Tasarımcı ve kreatif direktör Elif Lütfiye Tatar’la Woody’de buluşuyoruz. İlk bakışta iyi tasarlanmış cool bir hamburgerci gibi görünen mekan, biraz vakit geçirince Elif’in tasarım pratiğinin farklı katmanlarını okumaya başladığınız bir alana dönüşüyor: kişisel referanslar, grafik dil, mekan, obje ve gündelik hayat aynı görsel sistem içinde bir araya geliyor. Woody’nin hikâyesi, Elif’in tasarıma yaklaşımını konuşmak için de iyi bir başlangıç noktası. Çünkü onun pratiğinde mesele yalnızca bir görsel kimlik yaratmak değil; bir markanın nasıl bir karaktere sahip olacağını ve insanlarla nasıl ilişki kuracağını birlikte düşünmek.
Endüstriyel tasarım eğitiminin ardından kariyerini grafik tasarım, editoryal tasarım ve yayıncılık üzerinden şekillendiren Elif; Calling, All Decor ve L’Officiel Art gibi yayınlarda çalıştıktan sonra 2017’de BetterThings Studio’yu kurdu. 2025’te BetterThings’ten ayrılarak çalışmalarına kendi adıyla devam etmeye başlayan Elif, bugün markalar, mekanlar ve kültürel projeler için kreatif direktörlük ve danışmanlık yapıyor. Elif'le tasarımcı kimliğinden, dergiciliğin dönüşümünden, marka yaratırken kurduğu dengeden ve İstanbul’un görsel kültüründen konuştuk.
Röportaj: Tuna Mert Topuz
Fotoğraf: Yağız Genç
Woody, kişisel referansların bir araya geldiği oldukça özel bir proje. Buradaki görsel dünyanın çıkış noktası neydi?
Woody mi hamburgerciden çıktı, hamburgerci mi Woody’den çıktı, aslında bunu ayırmak zor. Eşim Burak’la tanıştığımızdan beri hep bir hamburgerci açma fikrimiz vardı. Köpeğimiz Woody’nin hayatımıza girmesi ve adının Woody olmasıyla birlikte, “Bir gün hamburgerci açarsak adı Woody olacak” fikri de çok önceden ortaya çıkmıştı.
Hatta logotype’ı Burak’ın 35. yaş günü hediyesi olarak iki sene önce tasarlamıştım. Mekan tutulup branding süreci başladığında logo zaten hazırdı. Logotype’ı tasarlamak oldukça kolay oldu ama markanın karakterinin nasıl şekilleneceği o kadar hızlı ilerlemedi.
Birlikte çalıştığım ekiple baktık, sonrasında dışarıdan bir tasarımcıyla da denedik. En sonunda yıllar sonra tekrar elime kalemi aldım. Woody’nin yanında hep kırmızı bir topu vardı. Oradan hareketle daire, kırmızı top ve hamburgeri bir araya getirerek Woody’ee gönderme yapan bir sembol oluşturdum.

Woody’nin görsel dünyası oldukça kişisel referanslar üzerine kurulu. Daha önce bu kadar doğrudan kişisel bir projede çalışmış mıydın?
Hayır, çünkü öncelikle müşterim kocam. Daha önce böyle bir proje olmadı. Üzerine aile bireylerimizden birinin isminin ve logosunun olduğu bir proje olması da bunu daha kişisel hale getirdi.
Woody’de logo, mekân ve marka deneyimi birbirinden bağımsız değil; hepsi birlikte çalışıyor. Mekânı gördükten sonra bu bütünsel dünya nasıl şekillendi?
Logotype zaten belliydi. Ama mekanı bulduğumuzda, fiziksel özelliklerinden bağımsız bir dünyaya gitmedik. O süreç birlikte aktı diyebilirim. Burak çok net biri; genel olarak ne istediğini çok iyi biliyor. Bu anlamda iyi bir müşteri. Aklımızdaki fikirlerle mekânın fiziksel özelliklerinin bir araya geldiğinde nasıl bir sonuç vereceği üzerinden ilerledik.
Woody’de yalnızca bir görsel kimlik değil, bütün bir marka deneyimi yaratmışsın. Bir marka için çalışmaya başladığında senin için ilk önemli olan şeyler neler?
Benim için iki temel kriter var. Birincisi, marka halihazırda varsa ya da bize bir marka ismi ve hikayesiyle geliyorsa, “Bu marka ne olmak istiyor?” diye bakıyorum.
İkincisi de marka sahibinin onun ne olmasını hayal ettiği. Aslında bu ikisinin kesişimini yakaladığımızda marka kendi karakterine bürünüyor ama aynı zamanda sahibi tarafından da sahipleniliyor ve arkasında duruluyor. O zaman süreç çok daha iyi ilerliyor. Bu iki şeye özellikle dikkat ediyorum.
Bazı tasarımcıların kendilerine ait çok belirgin bir görsel dünyası var. Sen ise her projede markanın kendi dilini bulmaya çalıştığını söylüyorsun. Kendi estetik anlayışınla markanın ihtiyaçları arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsun?
Ben kendi yolundaki görsel dünyayı bulmayı iyi seçen bir tasarımcıyım. Bu iki yol zaten birinin diğerinden daha iyi olduğu bir mesele değil; bu bizim sektörde bir seçim.
Ben genellikle o dünyaya ait olan şeyleri anlamaya çalışıyorum. Yine biraz önce söylediğim iki noktaya dönüyorum: Marka ne olmak istiyor, orada hangi keyword'ler ve hangi hikayeler anlatılıyor? Bunların nasıl bir görsel dile dönüşebileceğine bakıyorum.
Tabii ki benim bireysel ve kişisel zevkim, görsel dünyamın oraya hiç geçmemesinin imkânı yok. Ama o dünyanın içinde, onlara ait bir şey tasarlamayı tercih ediyorum. Benim stilimin ya da tarzımın illa tek bir görsel üzerinden, bir tipografi ya da belirli bir stil üzerinden yansıması gerektiğini düşünmüyorum.
Kendini bugün nasıl tanımlıyorsun: kreatif direktör, tasarımcı, danışman?
Artık sektörde on beşinci senem. Kendimi kreatif direktör olarak tanımlıyorum. Şu anda aktif olarak yaptığım işlerde kreatif direktörlük yapıyorum.
Ama bunun haricinde bir stüdyo yönetmek, müşteri ilişkileri, timeline yönetmek gibi işler de var. Bunlar aslında kreatif direktörlüğün biraz dışında; başka bir yöneticilik tarafı da var işin. Hem işin pazarlamasındasınız hem ürünü satıyorsunuz. O yüzden sadece “kreatif direktör” demek, bugün yaptığım işi düşündüğümde biraz eksik kalıyor.
Kariyerinin başına döndüğümüzde ise endüstriyel tasarım eğitimiyle başlayan bir hikâye görüyoruz. Endüstriyel tasarımdan editoryal tasarıma geçiş nasıl oldu?
Aslında endüstriyel tasarıma tahmin edilebileceği gibi eğitim sistemi sayesinde girdim. Çünkü hep grafik tasarımcı olmak istiyordum ama lisede matematiğim iyiydi ve hocalarım beni o yönde yönlendirdi. Mimar olmak istemediğimden emindim. Hocalarım bana endüstriyel tasarım diye bir bölüm olduğunu anlattılar ve oraya yöneldim. Endüstriyel tasarım okurken de endüstriyel tasarımcı olmayacağımdan emindim. O yüzden seçmeli derslerimi hep grafik tasarım tarafında doldurmaya başladım.
Sonra ilk çalıştığım yerde de grafik tasarım, daha doğrusu iletişim tasarımı stüdyosunda çalıştım. İlk kez InDesign'ı açtığım, ilk layout'u öğrendiğim, başlığı, ara spotu ve metni yerleştirdiğim anı hatırlıyorum. Çünkü gerçekten yapmak istediğim şeyi bulduğumu hissetmiştim. Oradan editoryal tasarıma geçtim. Aktif olarak kitap ve dergi tasarımı yapıyorduk. Orada çok şey öğrendim.
Bir senenin sonunda artık editoryal tasarımı biliyordum ve “Burada kalır mıyım?” diye düşünürken yolum bugün hâlâ arkadaşım olan Can’la kesişti. “Kendi dergimizi kursak mı?” dedi. Sonra da Calling ve dergicilik dönemim başladı.
Bir tasarımcı olarak dergiciliğe geçmek sana ne kattı?
Çok güzel bir öğrenme süreciydi ve çok komikti. Dergilerde künyelere bakıyorduk; editör kime deniyor, yayın yönetmeni ne yapıyor, ben neyim, içerik üreticisi miyim… O zaman bunların isimleri bile tam olarak yoktu bizim için. Editör, yayın yönetmeni, grafik tasarımcı, layout tasarımcısı gibi pozisyonları kendi aramızda paylaştırmaya çalışıyorduk. Biraz evcilik oynar gibiydik.
Ama sıfırdan bir şey yaratmak, dergiciliği hiç bilmeden sadece kitap ve basılı yayın tasarlayabiliyor olmamız üzerinden bir dergi kurmak çok güzel bir yolculuktu. Çok eğlenceli ve çok öğreticiydi.

Dergi üretmek seni hâlâ heyecanlandırıyor mu? Dergiciliği özlüyor musun?
Aşırı.
Dergicilik yapıp da dergiciliği özlemeyen, “Acaba tekrar dergiciliğe dönsem mi?” diye düşünmeyen bir insan olduğunu sanmıyorum.
Hâlâ dönem dönem kendi fanzinimi ya da dergimi mi çıkarsam diye düşünüyorum. Belki markalar için bir şeyler yapıyoruz, içerik üretmek zaten aktif olarak yaptığım bir şey. Ama dergicilikte, markadan bağımsız olarak kendi dünyanı oluşturmak, bir kavram belirleyip onun çevresinde farklı markaların ve içeriklerin bir araya gelmesi bambaşka bir şey.
Peki basılı yayın için sıkça “öldü” deniyor. Sen bugün buna nasıl bakıyorsun?
Bence dergi form değiştirdi. Ben özellikle BetterThings’ten ayrıldıktan sonra dergi okumaya tekrar çok zaman ayırmaya başladım. Okuma konusunda zaten iyiyim ama özellikle dergilere geri döndüm.
Galiba yapay zekânın gelişmesiyle birlikte bende de biraz ters yöne gitme eğilimi oldu. İlhamım daha basılı, daha eski ve analog şeylere kaydı. Dergiciliğin daha koleksiyonluk, collectible bir şeye dönüştüğüne inanıyorum.
2017’de BetterThings Studio’yu kurduğunda, dergicilikten gelen üretim alanın da genişledi. Stüdyo sana nasıl bir bağımsız çalışma alanı sağladı?
Ben dergicilikle birlikte freelance olarak dergicilik dışındaki kreatif işleri de yürütüyordum. Stüdyo kurulduğunda dergiciliği hemen bırakmadım; yaklaşık beş sene ikisini birlikte yürüttüm. Stüdyo bana aslında biraz önce konuştuğumuz şeyin başka bir tarafını öğretti. Artık tek tek bir tasarımdan sorumlu olmak yerine müşteriyle ilişki kurmak, para kazanma kaygısı, prodüksiyonla birlikte dışarıdaki ekiplere yapılacak ödemeler, bir proje için doğru ekibi kurmak, hayal ettiğin dünyayı ortaya çıkaracak insanları bulmak, zamanlama, brief almak ve vermek gibi bir sürü farklı sorumluluk çıktı.
O da çok güzel bir roldü ve benim için önemli bir öğrenim süreciydi. Ben işin bu kısmından hoşlanıyorum. İnsanları çok seviyorum ve onların ihtiyaçlarını görsel bir dünya üzerinden karşılamak bana çok iyi geliyor. O yüzden aslında böyle bir yola girmiş oldum.
Geçtiğimiz yıl BetterThings’ten ayrılarak çalışmalarına kendi adınla devam etmeye başladın. Yeni stüdyonun odağında neler var?
BetterThings’ten ayrılmam tam Eylül’de oldu. Sonrasında kendi adımla bir stüdyo kurdum. Bu kararın arkasında biraz daha sakin, kendi modumda ve kendi ritmimde, kendi bakışımla bir yapı kurma isteği vardı. Ama tam olarak öyle olmadı.
Şu anda sekiz ay oldu ve ekip büyüdü; dört kişilik bir ekip olduk. Önümüzdeki dönemde de büyümeye devam edecek. Aktif olarak kreatif danışmanlık, kreatif direktörlük, markalara grafik tasarım hizmetleri ve prodüksiyon hizmetleri veriyoruz. Markaların görsel dünyalarını yaratıyoruz. Düzenli müşterilerimiz ve devam eden projelerimiz var. Ölçekleri de oldukça çeşitli; çok butik ve yeni markalarla da çalışıyoruz, daha büyük markalarla da.
Son olarak İstanbul. Burada yaşayan ve üreten biri olarak şehrin görsel kültürü seni hâlâ etkiliyor mu?
Kesinlikle. İstanbul’u çok seviyorum.
İstanbul’a oldukça geç, 17-18 yaşlarımda geldim ve o zaman da çok etkilenmiştim. Ailem memurdu, dolayısıyla hayatım boyunca iki-üç yıldan fazla aynı yerde kalmadım. Ben 37 yaşındayım ve hayatımda en uzun yaşadığım yer İstanbul.
Kendimi burada bir köprü gibi hissediyorum. İstanbul çok güzel ve çok ilham verici bir şehir. Her gün karşına çıkan tarih, mimari, giyim, tasarım… Hatta kötü tasarım bile bence çok ilham verici. Şehrin kaotikliği de beni çok besliyor.
Ama İstanbul’la ilgili beni en çok besleyen şey şehrin işleyişi. Çünkü İstanbul’da her an her şey mümkün. Bence en mükemmel şey bu. Bunu çok seviyorum.
Her an her şey mümkün olmalı. Her şey için.































