Lokal Bağlar #2: Emre Yunus Uzun ve Akademie
- Tuna Mert
- 1 gün önce
- 7 dakikada okunur
Galata'nın üretim hafızasını hala taşıyan sokaklarından birinde yer alan yeni stüdyosunda buluşuyoruz tasarımcı Emre Yunus Uzun'la. İç mimarlık pratiği ile collectible design arasında gidip gelen üretim dili, malzemeye duyduğu merak kadar üretim süreçlerine olan ilgisiyle de şekilleniyor. Kurucusu olduğu Studio Akademie'de paslanmaz çelik, döküm metal ve farklı üretim teknikleri üzerine deneyler yürütürken; kendi adıyla geliştirdiği mobilya koleksiyonlarında mimarlık tarihinden ve gündelik yaşamdan beslenen daha yeni bir anlatı kuruyor.
Mercado Design Days’in bu yılki edisyonunda sergilediğimiz Almost Mirror koleksiyonunun parçası olduğu Studio Akademie'yi, üretim pratiğini, İstanbul'un tasarım dilindeki yerini ve malzemeyle kurduğu ilişkiyi konuşmak üzere Galata'daki yeni çalışma alanında bir araya geldik.
Röportaj: Tuna Mert Topuz

Mercado Design Days'de sergilenen Almost Mirror koleksiyonu birçok ziyaretçinin dikkatini çekti. Bu koleksiyonun başlangıç noktası neydi?
Studio Akademie'yi kurarken amacım yeni bir mobilya markası yaratmaktan çok, kendime deney yapabileceğim özgür bir alan açmaktı. Tasarım pratiğimde çoğu zaman belirli bir ihtiyaca ya da projeye cevap veriyorum; Akademie'de ise bunun tam tersini yapmak istedim. Bir ürün tasarlayıp ona uygun malzeme seçmek yerine, önce tek bir malzemenin potansiyelini araştırıp koleksiyonun o araştırmanın doğal sonucu olarak ortaya çıkmasını hedefledim.
Almost Mirror da böyle doğdu. Pandemi dönemiydi; atölyelere ulaşmanın zor olduğu, çoğu denemeyi evde yaptığım bir süreçti. O sırada paslanmaz çeliğin üretim tekniklerini araştırmaya başladım. Boru nasıl bükülüyor, hangi kalınlık elde şekillendirilebiliyor, malzemenin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor... Önce bunları anlamaya çalıştım. Koleksiyondaki her parça aslında bu araştırmanın farklı bir çıktısı.
Aydınlatma elemanı tamamen elle şekillendiriliyor. O formu elde edebilmek için farklı kalınlıklarda sayısız prototip ürettik; hem kendi formunu koruyacak kadar sağlam hem de elde bükülebilecek kadar esnek doğru dengeyi aradık. Vazo ise bambaşka bir üretim problemi ortaya çıkardı. İlk denemeler birkaç parçanın birleşmesiyle oluşuyordu ama istediğim sonucu vermedi. Sonunda Karaköy'de boru büküm yapan bir ustayla çalışarak tek parça halinde üretmeyi başardık. Tasarım aslında üretim sürecinin içinde evrildi.

Koleksiyonun en çok konuşulan parçası olan Almost Mirror ayna ise paslanmaz çeliğin optik özelliklerine duyduğum meraktan çıktı. Paslanmaz çelik tam anlamıyla bir ayna değil; görüntüyü kusursuz biçimde yansıtmıyor, onu hafifçe bozuyor, esnetiyor. Bu belirsizlik çok ilgimi çekiyordu. Aynanın ortasındaki kırık çizgi de bu fikrin devamı aslında. Yüzeyi ikiye ayırıyor, görüntüyü bölüyor ve obje hareket ettikçe bütün mekân sanki onunla birlikte salınıyormuş hissi yaratıyor. O yüzden ona hiçbir zaman sadece "ayna" demiyorum; daha çok mekânın algısını değiştiren bir obje olarak görüyorum.
İlk koleksiyonda bir de tepsi serisi vardı. Metal yüzeyde kontrollü deformasyonlar oluşturmayı deniyordum fakat bunun için çok büyük kalıplar üretmek gerekiyordu. O dönemde teknik olarak istediğim noktaya ulaşamadığım için onları koleksiyona dahil etmedim. Aslında Almost Mirror benim için tamamlanmış bir hikâyeden çok, hâlâ devam eden bir araştırma.

Studio Akademie'nin üretim pratiğinde tasarım çoğu zaman malzemenin ve üretim sürecinin içinden doğuyor. Bu yaklaşım senin için neden önemli?
Akademie'de beni en çok heyecanlandıran şey aslında bilmediğim bir üretim tekniğini öğrenmek. Çoğu zaman bir koleksiyona "Şöyle bir masa ya da aydınlatma tasarlayayım" diye başlamıyorum. Daha çok, "Bu malzeme nasıl çalışıyor?", "Nasıl şekil alıyor?", "Üretim sırasında bana hangi imkânları sunuyor?" gibi soruların peşinden gidiyorum. Tasarım da o araştırmanın sonunda ortaya çıkıyor.
Almost Mirror bunun en iyi örneği. Paslanmaz çelik üzerine çalışırken aslında ilk ilgimi çeken şey malzemenin kendisiydi. Hangi kalınlık elde şekillendirilebilir, boru nasıl bükülür, yüzey nasıl davranır... Günlerce bunları araştırdım, ustalarla konuştum, farklı prototipler ürettim. Koleksiyondaki her parça da o süreçte öğrendiğim yeni bir üretim tekniğinin sonucu oldu.
Şimdi benzer bir merakı döküm alüminyum ve bronz için hissediyorum. Dökümün kendine ait bambaşka kuralları var. Kalıplar hazırlanıyor, metal dökülüyor, bazen parça eksik çıkıyor, bazen yüzey beklediğiniz gibi olmuyor. Aslında hata dediğimiz şeyler bile yeni fikirler üretebiliyor. O yüzden ikinci Akademie koleksiyonunda sadece bitmiş objeleri değil, üretim sırasında ortaya çıkan başarısız denemeleri, kırılan ya da yarım kalan parçaları da görünür kılmak istiyorum. Çünkü benim için tasarım, kusursuz sonuca ulaşmaktan çok, o sonuca giderken yaşanan keşiflerle ilgili.
Sanırım Akademie'yi benim için özel yapan da bu. Orası, yeni bir malzemeyi ya da üretim yöntemini hiçbir ticari baskı hissetmeden deneyebildiğim bir laboratuvar gibi çalışıyor. Daha sonra orada öğrendiklerim dönüp iç mimarlık projelerime ya da kendi ismimle geliştirdiğim koleksiyonlara da yansıyor. Aslında bütün pratiklerim birbirini bu şekilde besliyor.
Collectible design bugün sanat ile tasarım arasında oldukça ilginç bir yerde duruyor. Sen kendi üretimini bu eksende nasıl tanımlıyorsun?
Collectible design'ın en sevdiğim tarafı tam da bu gri alan.
Bir vazonun içine canlı çiçek koyamıyor olabilirsiniz ya da bir objenin işlevi ikinci planda kalabilir. Ama bunlar benim için problem değil. Tam tersine, obje kendi varlığını daha güçlü hissettirmeye başlıyor.
Fonksiyon geri çekildikçe form ve malzeme daha görünür oluyor. O noktada ürün biraz daha heykelsi bir karakter kazanıyor. Akademie'de ilgimi çeken şey de tam olarak bu.
Bir yanda Studio Akademie, diğer yanda kendi adını taşıyan tasarım pratiğin var. Bu ayrımı neden koruyorsun?
Başlangıçta aslında böyle planlamamıştım ama zamanla ikisinin farklı şeyler söylediğini fark ettim.
Kendi ismimle ürettiğim işler daha çok mimarlık pratiğimle konuşuyor. Daha mekânsal, daha mimari referanslar taşıyan koleksiyonlar. Akademie ise benim deney alanım. Bazen bir malzemeyi merak ettiğim için aylarca onun üzerine çalışıyorum. Bazen sadece yeni bir üretim tekniğini denemek istiyorum. Orası bana böyle bir özgürlük sağlıyor. Belki ileride bu iki dünya birbirine yaklaşır ama bugün ikisini ayrı tutmak bana daha doğru geliyor.
Üretim pratiğinde çoğu zaman malzeme ya da üretim tekniği tasarımın başlangıç noktası oluyor. Peki her koleksiyonunda süreç böyle mi ilerliyor, yoksa bazen tasarım fikri önce geliyor mu?
Her koleksiyon aynı yöntemle başlamıyor. Akademie'de çoğu zaman çıkış noktam malzeme oluyor ama kendi ismimle geliştirdiğim işlerde bazen bunun tam tersi oluyor. Orada daha çok bir fikir, bir mimari referans ya da zihnimde biriken bir görüntü tasarımı başlatabiliyor.
Son koleksiyon da biraz böyle gelişti. Geçen yaz Ege'de çok fazla antik kent gezdim. Ardından Atina'ya gittiğimde de benzer şekilde antik mimariyi yeniden inceleme fırsatım oldu. Sütun kaideleri, taşın zemine oturuş biçimi, oranlar, yapıların taşıyıcı elemanları… Bunlar o sırada bilinçli olarak bir koleksiyon fikrine dönüşmemişti ama zihnimde birikmeye başladı. Bir süre sonra tasarım yaparken kendimi sürekli o formlara geri dönerken buldum. Plinth koleksiyonu da aslında bu birikimden doğdu. İsmini de sütunların tabanındaki "plinth" elemanından alıyor. Antik mimarinin o güçlü ve ağır karakterini birebir yeniden üretmek istemedim; daha çok onu bugünün diliyle yeniden yorumlamaya çalıştım. O yüzden koleksiyonun genel atmosferi daha sakin, daha yumuşak ve biraz daha romantik. Paslanmaz çeliğin sert ve yansıtıcı karakterinden sonra traverten ve ahşap gibi daha sıcak malzemelere yönelmem de bunun bir parçasıydı.
İlginç olan şu ki, başlangıç noktası bu kez mimari referanslar olsa da süreç yine üretimle devam ediyor. Şimdi bu koleksiyonun devamı olarak döküm alüminyum ve bronz üzerine çalışıyorum. O aşamada yine malzeme devreye giriyor ve tasarım yeniden değişmeye başlıyor. Aslında benim pratiğimde fikir ve üretim hiçbir zaman birbirinden tamamen ayrılmıyor. Bazen ilhamı bir malzeme veriyor, bazen bir yapı detayı ya da bir şehir. Ama tasarımın son hâli her zaman üretim süreciyle birlikte şekilleniyor.
İstanbul üretim pratiğinde nasıl bir rol oynuyor?
Çok büyük bir yere sahip. Ben İstanbul'a döndüğüm günden beri aslında şehri sürekli yeniden keşfetmeye çalışıyorum. Motor kullanmaya başladıktan sonra bu daha da kolaylaştı. Kendime sık sık rota yapıyorum; Eminönü'ne gidiyorum, Karaköy'ü dolaşıyorum, Kadınlar Pazarı'nda vakit geçiriyorum, Tarihi Yarımada'da yürüyüş yapıyorum. Sadece gezmek için değil, gözlem yapmak için de sürekli sokaktayım.
İstanbul'un en sevdiğim tarafı katmanlı olması. Aynı sokakta Osmanlı döneminden kalma bir yapı, Cumhuriyet'in modern mimarlık örnekleri ve bugünün eklemleriyle karşılaşabiliyorsunuz. Bu çeşitlilik beni sürekli besliyor. Özellikle Sedad Hakkı Eldem'in yapıları ya da modern mimarlığın İstanbul'daki örnekleriyle Osmanlı mimarisinin yan yana durabilmesi bana çok ilham veriyor. O katmanlar arasında dolaşırken aslında kentin nasıl dönüşmeye devam ettiğini de okuyorsunuz.
Bu ilham bazen çok bilinçli geliyor, bazen de farkında olmadan birikiyor. Bir yapının yumuşatılmış köşesi, bir saçak detayı, eski bir sütunun oranı ya da taşın zemine oturuş biçimi günler sonra tasarım yaparken yeniden karşıma çıkabiliyor. Mesela Plinth koleksiyonunda antik mimariden beslenen referanslar daha belirgin ama aslında birçok işimde İstanbul'un mimari hafızasından izler var. Bunları birebir kopyalamak gibi bir derdim yok; daha çok o dili bugünün malzemeleri ve üretim teknikleriyle yeniden yorumlamaya çalışıyorum.
İstanbul'un bana sağladığı bir başka avantaj da üretimin hâlâ kentin içinde yaşayabiliyor olması. Tasarımı bilgisayar başında bitiren biri değilim. Bir fikrin olgunlaşması için ustalarla konuşmam, atölyelere gitmem, üretim sırasında ortaya çıkan yeni ihtimalleri görmem gerekiyor. İstanbul'da bunu hâlâ yapabiliyor olmak benim için çok kıymetli.

Galata'da çalışmanın üretim açısından da özel bir karşılığı var sanırım.
Kesinlikle.
Bugün hâlâ aynı sokakta CNC atölyesine gidebiliyor, biraz ileride polisaj yaptırabiliyor, başka bir handa pantograf ustasıyla konuşabiliyorum. Vidamı da buradan alıyorum, ahşap kalıbımı da burada yaptırıyorum. Daha da önemlisi ustalarla kurduğum ilişki tasarımın kendisini etkiliyor. Üretim sırasında onlar da fikir veriyor, bazen benim hiç düşünmediğim çözümler öneriyorlar. Tasarımın tek başına yapılan bir şey olmadığını bana sürekli hatırlatıyorlar.
Son dönemde uluslararası markalarla da çalışıyorsun. Farklı ölçeklerde ve farklı ülkelerde üretim yapmak tasarım pratiğini nasıl etkiledi?
En büyük fark sanırım zaman algısı. Kendi pratiğinizde bazen bir ürünü tasarlayıp kısa süre içinde prototipini görebiliyorsunuz. Uluslararası markalarla çalıştığınızda ise süreç çok daha uzun ve katmanlı ilerliyor. Bir koleksiyonu tasarlıyorsunuz, ardından aylar süren değerlendirme, prototipleme ve revizyon süreci başlıyor. Ürünün koleksiyona dahil edilmesi, doğru fuar ya da lansman dönemini beklemesi derken bazen ilk çizimle ilk sergilenme arasında iki yıla yakın bir zaman geçebiliyor.
Başta bu tempoya alışmak kolay değildi. Sürekli üretmek istiyorsunuz ama tasarladığınız şeylerin görünür olması zaman alıyor. Zamanla bunun aslında tasarımın olgunlaşması için önemli bir süreç olduğunu fark ettim. O bekleme döneminde ürün tekrar tekrar gözden geçiriliyor, küçük detaylar yeniden düşünülüyor ve ortaya çok daha rafine bir sonuç çıkıyor.
Yakın zamanda birlikte çalışmaya başladığım Van Rossum markası da benim uzun zamandır takip ettiğim, tasarımcı kadrosunu çok beğendiğim bir markaydı. Yıllarca uzaktan ilgiyle izlediğiniz insanların arasında kendi işinizi görmek gerçekten heyecan verici. Ama en değerli kısmı sadece bir koleksiyon tasarlayıp teslim etmek değil. Sürecin devam etmesi, koleksiyonun birlikte büyümesi. İlk etapta tek bir konsolla başlayan Elephant koleksiyonu bugün masa, aydınlatma, çalışma masası ve farklı mobilya tipleriyle genişliyor. O diyalog hâli bana çok şey öğretiyor.
Bu süreç aynı zamanda tasarımın tek başına yapılan bir iş olmadığını da yeniden hatırlatıyor. Karşı taraftaki yaratıcı ekip, üreticiler ve marka direktörleriyle sürekli fikir alışverişi içindesiniz. Koleksiyon, ilk eskizden çok daha farklı bir noktaya evrilebiliyor. Bu da benim sevdiğim çalışma biçimi aslında; tasarımın zaman içinde gelişmesine izin vermek.
-
Belki de Emre Yunus Uzun'un pratiğini en doğru anlatan kelime "merak". Malzemeye, üretim tekniklerine, mimarlık tarihine ve zanaatkârlığın aktarılan bilgisine duyduğu bu bitmeyen merak, her yeni projede farklı bir biçime dönüşüyor. Araştırmaya, denemeye ve üretimin doğal akışına alan açan bu yaklaşım, Studio Akademie'yi yalnızca bir collectible design markası değil, aynı zamanda devam eden bir tasarım laboratuvarına dönüştürüyor.








































