top of page

Lokal Bağlar #1: Deniz Galip ve Simone

Galata Rum Okulu gibi karakteri baskın bir yapının içinde tasarım yapmak çoğu mimar için aynı soruyu beraberinde getirir: Yeni bir şey eklemek mi, yoksa orada olanı görünür kılmak mı?

Deniz Galip ikinci yolu seçiyor.

Yakında kapılarını açacak Simone, tarihi binanın terasına yerleşen yeni bir restoran olmanın ötesinde, yapının hafızasıyla kurduğu ilişki sayesinde dikkat çekiyor. Mekânın her detayı, cephedeki geometrilerden tarihi iç mekân bezemelerine, Galata'nın siluetinden Boğaz'ın akıntılarına kadar uzanan referanslardan besleniyor. Ancak bunların hiçbiri doğrudan görünür olmayı amaçlamıyor; aksine, ziyaretçilerin zamanla keşfedeceği sessiz katmanlar olarak mekânın içine yerleşiyor.

Nişantaşı'ndaki Lips Wine Bar'ın ardından bu kez çok daha güçlü bir bağlamın içinde çalışan Mimar Deniz Galip ile Simone'nin henüz açılmamış terasında buluştuk. Sohbetimiz yalnızca yeni bir restoranı değil; mekânların hafızasını, birlikte üretmeyi, Milano yıllarını ve tasarımın aslında çizmekten çok dinlemekle başladığını konuştuğumuz uzun bir öğleden sonraya dönüştü.


Röportaj: Tuna Mert Topuz


Deniz Galip @Simone
Deniz Galip @Simone

Galata Rum Okulu gibi güçlü bir yapının içinde çalışmaya başladığında ilk hissettiğin şey neydi?

İnsanlar buraya ilk çıktığında doğal olarak manzaraya bakıyor. Benim ilk baktığım şey ise binanın kendisi oldu. Çünkü böyle yapılarda tasarımcı olarak ilk refleksiniz "Ben burada ne yapacağım?" olmamalı. Önce "Burası bana ne söylüyor?" diye sormanız gerekiyor.


İlk geldiğimizde burası bomboştu. Hiçbir bölünmesi olmayan düz bir beton teras vardı. Çatı renovasyonla birlikte yapılmıştı ama onun dışında hiçbir şey yoktu. Böyle boş bir alanda çalışmak bir anlamda özgürlük gibi görünür ama tam tersine büyük bir sorumluluk. Çünkü bulunduğunuz yapı zaten çok güçlü bir karaktere sahip. Uzunca bir süre okulun arşivlerinde vakit geçirdim. Binanın içinde dolaştım. Duvarlardaki alçı bezemeleri inceledim. Ahşap tonlarını, kapıları, pencere oranlarını, cephedeki geometrileri, çevredeki kubbeleri... Benim için Simone'nin tasarımı aslında o araştırmanın doğal sonucu oldu.


Simone’de hayata geçirdiğin tasarım kararlarından biraz bahseder misin?

 

Simone'deki renk paleti de kullandığımız malzemeler de büyük ölçüde binanın kendi hafızasından çıktı. Ahşap tonları, taşın dokusu ya da kullandığımız renkler dışarıdan eklenmiş kararlar değil; yapının zaten içinde var olan unsurların devamı gibi düşünüldü.

 

Mekânın merkezindeki şömine de bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biri. İlk girdiğimizde burası çok büyük ve yönsüz bir boşluktu. İnsanları doğal olarak bir araya getirecek, mekâna bir merkez kazandıracak güçlü bir odak noktası gerekiyordu. Şömine bu fikirden doğdu. Ateşin tarih boyunca insanları bir araya getiren en temel unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Formu ise çevremizdeki mimariden besleniyor; karşıdaki Galata Kulesi'nin silindirik etkisi, Ermeni Kilisesi'nin kubbesi ve okulun kendi mimarisindeki kemerler bu formun çıkış noktası oldu. Üzerindeki bezemeleri de Mehmet Birtane ile birlikte geliştirdik. Okulun orijinal duvarlarında yer alan alçı süslemelerini çağdaş bir yorumla yeniden ele aldık. Aynı zamanda çok sevdiğim tasarımcı ve sanatçılara da küçük göndermeler var. Bunları gizli referanslar gibi düşünüyorum; bana ilham veren isimlere bırakılmış sessiz selamlar.


İçerideki geometrik dil de yine yapının kendisinden çıkıyor. Özellikle barın formu bunun iyi bir örneği. Simone’nin şefi Sinan Kızıklı'nın daha sosyal, insanların birbirine dönebileceği bir bar hayali vardı. Ben de İtalya'da gördüğüm eski bar kültüründen yola çıkarak doğrusal bir bar yerine insanları birbirine yaklaştıran bir form üzerine düşündüm. Üçgen geometri ise okulun cephesindeki detaylardan ve yapının neoklasik karakterinden geliyor. Daha sonra bu dil bütün mekâna yayıldı. Bar, masalar, aynalar, oturma elemanları... Hepsi aynı geometrik sistemin farklı parçaları gibi kurgulandı.

Projede beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de neredeyse her şeyi bu mekân için özel olarak tasarlamış olmamız. Masalar, sandalyeler, tabureler, zemin uygulamaları... Çok az hazır ürün kullandık. Ben her zaman mekândaki objelerin birbirinden bağımsız davranmasını değil, aynı cümlenin farklı kelimeleri gibi birbirini tamamlamasını önemsiyorum.





Peki ya teras alanı? Böylesi güçlü bir yapı ve etkileyici İstanbul manzarası arasında nasıl bir geçiş kurguladın?

Terasın en büyük avantajı kuşkusuz manzarası ama benim için mesele manzarayı sergilemek değildi. Aksine, ziyaretçinin mekânın içinde ilerledikçe İstanbul'u farklı açılardan deneyimlemesini istedim. Bir köşede Galata Kulesi'yle, başka bir noktada Ermeni Kilisesi'yle, biraz ileride Boğaz'la yeni ilişkiler kurmasını... O yüzden bazı kotlarla oynadık, bazı alanları yükselttik, bazılarını daha sakin bekleme alanlarına dönüştürdük. Dış mekânı küçük bir meydan gibi düşündük; zaman içinde heykellerin, bitkilendirmenin ve farklı sanat müdahalelerinin ekleneceği yaşayan bir alan olarak kurguladık.


Benim için bütün bu detayların ortak noktası şu: Hiçbirinin tek başına dikkat çekmesini istemedim. İyi tasarımın kendini bağırarak göstermesine inanmıyorum. İnsanlar ilk bakışta bütün referansları görmek zorunda değil. Tam tersine, mekânı deneyimledikçe yeni katmanlar keşfetmelerini seviyorum. Simone'nin tasarımını da biraz böyle hayal ettim; ilk ziyaretinizde sizi içine alan, ikinci gelişinizde yeni ayrıntılar fark ettiren ve her seferinde bulunduğu yapıyla biraz daha konuşmaya başlayan bir mekân olarak.


Simone'yi anlatırken sık sık Sinan'dan bahsediyorsun. Bu projede tasarım ve mutfak birbirinden ayrılmıyor gibi görünüyor.

Çünkü gerçekten ayrılmıyor.

Bizim romantik ilişkimiz zaten bir restoran projesiyle başladı. Sinan Londra'dan Türkiye'ye döndüğünde bir mimar arıyordu. İşlerimi görmüş, bana ulaşmıştı. Hatta ilk tanıştığımız gün beni Alaçatı'da henüz tarla olan bir araziye götürmüştü. Aklındaki ilk restoranı anlatıyordu. O proje hiç gerçekleşmedi ama galiba bizim hikâyemiz orada başladı.

Sonra Lips Wine Bar geldi. Şimdi Simone.

Bazen şaka yapıyoruz; insanlar çocuk sahibi oluyor, biz birlikte mekân yapıyoruz.

İkimiz de insan ağırlamayı seviyoruz. Kalabalık sofraları seviyoruz. Yemek yemeyi seviyoruz. İnsanların bir araya gelmesini seviyoruz. O yüzden restoran yapmak bizim için çok doğal bir üretim alanına dönüştü.


Birlikte çalışmak göründüğü kadar kolay mı?

İlk başlarda değildi. Çünkü ilişkiyle iş birbirine karışıyor. Sabah aynı evdesiniz. Öğlen aynı projedesiniz. Akşam yine aynı proje konuşuluyor. Bir noktadan sonra hayatın tamamı tek bir işe dönüşebiliyor.

Lips bunu bize öğretti. Simone'de ise sınırlarımızı daha iyi biliyoruz. Birbirimizi nasıl dinleyeceğimizi öğrendik. Bazen de "Bugün bunu konuşmayacağız." diyebilmeyi... Bu çok önemli. Çünkü üretmek kadar durabilmek de gerekiyor.


Bir şefle birlikte çalışmak tasarım sürecini nasıl değiştiriyor?

Çok değiştiriyor. Çünkü restoran sadece güzel görünen bir yer değil. Aslında inanılmaz teknik bir organizma. Mutfaktan çıkan tabağın masaya kaç saniyede gideceği, garsonun kaç adım yürüyeceği, barın servis akışı, masaların birleşebilmesi, bekleme alanları, pas dediğimiz servis bölgeleri... Bunların hepsi tasarımın parçası.


Eskiden ben mutfağın kapısına kadar düşünüyordum. Sonrasını mutfak ekibine bırakıyordum. Şimdi öyle değil. Sinan sayesinde restoranın görünmeyen tarafını da düşünmeye başladım. Bu yüzden Simone'de belki otuz beş farklı yerleşim planı çizdik. Gerçekten otuz beş. Çünkü bazen çok güzel görünen bir fikir, servis başladığında tamamen çalışmayabiliyor. İyi restoran tasarımı biraz görünmeyen koreografi aslında. İnsanlar onu fark etmiyor ama hissediyor.

 

Tasarımın görünmez olmasını seviyorsun gibi geliyor.

Çok.

Ben gösterişli tasarımlardan etkilenmiyorum. İnsanların rahat ettiği mekânlardan etkileniyorum. Bir restorandan çıktığında aklında sadece sandalye kalıyorsa, bence orada bir problem vardır. Ben insanların aklında birlikte geçirdikleri akşamın kalmasını isterim. Tasarım onun fonu olmalı. Başrolü değil.


Simone’de bu çok net hissediliyor…

Çünkü Simone aslında bir restoran gibi başlamadı benim kafamda. Bir okulun devamı gibi başladı. Okul dediğin yer de insanları bir araya getiren bir yapı. Restoran da öyle. İkisi de paylaşmanın mekânı.

O yüzden dışarıdaki amfi fikri en başından beri vardı. İlk çizdiğim eskizde bile vardı. İnsanların aynı aks etrafında toplanmasını istiyordum. Şömine de aslında aynı fikirden doğuyor. İnsanları bir araya getiren odaklar... Galiba bütün projelerimde onları arıyorum.


Bahsettiğin şey bir film sahnesi kurgulamak gibi.

Çünkü galiba biraz sinematik düşünüyorum. Projelerime başlamadan önce çizim yapmaktan çok yazıyorum. Film senaryosu gibi.


O mekâna kim geliyor? Sabah nasıl hissediyor? Akşam nasıl hissediyor? İlk randevusuna mı geliyor? Arkadaşlarıyla mı geliyor? Yalnız mı oturuyor?


Bazen bunları uzun uzun yazıyorum. Sonra tasarım geliyor. Belki bu yüzden bana yaptığım mekânların "sinematografik" olduğunu söyleyenler oluyor.



Bir tasarıma nasıl başlıyorsun?

Çoğu zaman yazıyla başlıyorum. Hatta ekipte bazen bunun şakası yapılır. Herkes plan beklerken ben sayfalarca metin yazıyor oluyorum.

Bir mekânın nasıl hissedileceğini anlamadan plan çizemiyorum. Oraya ilk kim gelecek? Sabah ışığı nasıl vuracak? Tek başına kahve içen biri nerede kendini rahat hissedecek? Kalabalık bir arkadaş grubu nereye yerleşecek?

Bazen bunları neredeyse bir film senaryosu gibi yazıyorum. Çünkü mekân dediğimiz şey sonuçta insanların yaşayacağı bir hikâye. Plan onun sadece altyapısı.

 

Çocukluğunun Yunanistan’da geçmiş olması tasarıma yaklaşımında etkili mi sence?

Elbette.

Ben on sekiz yaşıma kadar Yunanistan'da yaşadım. Sonra üniversite için İstanbul'a geldim. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde mimarlık okudum, ardından yüksek lisansımı da burada tamamladım. İstanbul'a dışarıdan bakabiliyor olmak büyük bir avantaj aslında. Çünkü bazı şeyleri ilk kez görüyorsun. Ama aynı zamanda çok tanıdık geliyor. Yunanistan ve Türkiye'nin gündelik hayatında o kadar çok ortaklık var ki...

Özellikle yemek kültüründe. İnsanların birlikte vakit geçirme biçiminde. Sokak kullanımında. Bunlar benim tasarım dilimin de doğal bir parçası oldu.

 

Daha sonra Milano geliyor?

Aslında hayatımı değiştiren dönem burası.

Domus Academy'e giderken açıkçası neyle karşılaşacağımı tam bilmiyordum. İlk günlerde okuldan çok bir konferans ortamındaymışım gibi hissettim. Ama sonra anladım ki asıl eğitim sınıfta değil, sektörün içinde başlıyor. Okul bittiği gün Patricia Urquiola ile tanıştım. Ve ertesi gün çalışmaya başladım. Arada bir gün bile yoktu.


Hayatımdaki en yoğun öğrenme dönemiydi. Patricia yalnızca tasarım yapmıyordu. Nasıl düşündüğünü de öğretiyordu. Bir objeye nasıl bakılır, bir malzemeyle nasıl konuşulur, bir fikir nasıl olgunlaştırılır... Bunları orada öğrendim.


Son yıllarda artık Milano'dan çalışan biri olmaktan çıkıp İstanbul'daki projelerde birlikte çalışan bir partnere dönüşmeye başlamıştım. Sonrasında İstanbul'a dönerek 2013 yılında Deniz Galip Studio'yu kurdum. Bugün farklı disiplinlerden yaratıcılarla birlikte çalışan, iç mekandan mimarlığa uzanan geniş bir tasarım pratiğiyle Türkiye'de ve dünyanın farklı noktalarında projeler üretiyoruz.

 

Son dönemde mekân ölçeğinin dışında, Personal Altars gibi daha nesne odaklı işler de üretiyorsun. O proje nasıl ortaya çıktı?

Aslında tamamen kişisel bir yerden başladı.

Birkaç yıl önce dizimi sakatlamıştım. O sırada Patmos'taydım. Bana Ortodoks geleneğinde kullanılan küçük bir adak plaketi hediye edildi. Diz şeklinde, iyileşme niyetini temsil eden küçük bir metal parçaydı.

Ben Yunanistan'da büyümüş olmama rağmen bu geleneğe hiç bu kadar yakından bakmamıştım. Sonra o obje zihnimde büyümeye başladı. Tam o dönemde Alpalab ile çalışmaya başlamıştık. Mermer üzerine ne yapılabileceğini konuşuyorduk. Kimse bana çok net bir brief vermedi aslında. Bu özgürlük de hoşuma gitti.


Bir yanda o adak kültürü vardı. Bir yanda antik kentlerde dolaşıyordum. Bir yanda beyaz mermer... Hepsi birbirine bağlandı.

Böylece Personal Altars doğdu.

 

İlginç olan şu; senin anlattığın her projede önce bir hikâye geliyor, sonra nesne.

Çünkü obje tek başına ilgimi çekmiyor. Onun taşıdığı anlam ilgimi çekiyor. Bugün bir lavabo da tasarlıyor olabilirim, bir masa da. Ama benim için mesele onun neyi temsil ettiği. Personal Altars da öyleydi.

Önce büyük heykelsi formlar olarak ortaya çıktı. Sonra küçülmeye başladı. Önce vazolar... Sonra lavabolar, şimdi ise takılar… Aynı fikir, sadece ölçek değiştiriyor.


Yakında Patmos'ta açılacak JEWELLERY WAS NEVER INNOCENT sergisindeki işin de bunun devamı.

Evet. Aslında her şey başladığı yere geri dönüyor.

Bu kez o totemleri insanların yanında taşıyabileceği küçük objelere dönüştürdük. Kapının üzerine asabileceğin veya kemerine takabileceğin... Boynunda taşıyabileceğin küçük niyet objeleri. Çünkü beni ilgilendiren şey takının kendisi değil. İnsanla kurduğu ilişki.


Bir nesne bazen sana güç verebilir. Bazen bir şeyi hatırlatabilir. Bazen sadece bir niyet taşıyabilir. Bence tasarımın en güzel tarafı da bu.





Simone'yi gezerken de aynı hissi alıyor insan. Her detayın bir referansı var ama hiçbir şey bunu bağırmıyor.

Çünkü sembollerin bağırmasını sevmiyorum. İnsan onları zaman içinde keşfetsin istiyorum. Bir mekân ilk gün bütün sırlarını vermemeli. Bir kitap gibi olmalı. İkinci kez okuduğunda başka bir şey fark etmelisin. Üçüncü kez gittiğinde başka bir detay görmelisin. İstanbul'u da bu yüzden seviyorum. Her yürüyüşte başka bir katmanı açılıyor.


İstanbul senin için hâlâ ilham veren bir şehir mi?

Kesinlikle.

Bazen çok yoruyor. Bazen çok zor. Ama başka hiçbir şehir bana aynı tadı vermiyor. Çünkü bu kadar katmanlı başka bir şehir tanımıyorum. Bir gün Galata'da yürüyorsun. Ertesi gün Balat'ta. Sonra Kuzguncuk'ta. Hepsi aynı şehir ama bambaşka dünyalar.

Benim projelerim de biraz böyle olsun istiyorum. İlk bakışta tek bir şey söylemesinler.

-

 

Sohbetimiz bittiğinde güneş yavaş yavaş Galata'nın çatılarının arkasına çekiliyor. Terasta henüz servis başlamamış; masalar boş, mutfak sessiz. Birkaç hafta sonra bu sessizlik yerini ilk buluşmalara, uzun akşam yemeklerine, kutlamalara ve dost sofralarına bırakacak.


Deniz'in anlattıklarını düşündüğümde Simone'yi yalnızca yeni bir restoran olarak görmek zor. Burası daha çok, Galata Rum Okulu'nun yıllardır eksik kalmış son cümlesi gibi duruyor. Binaya eklenmiş yeni bir katman değil; onunla ve misafirleriyle birlikte yazılmaya devam edecek bir hikâye. 




 
 

DERGİLERİ VE DAHA FAZLASINI KEŞFEDİN

Mercado Logo Siyah.png

HAFTALIK TAZE İLHAM BÜLTENİMİZE ULAŞIN

  • Instagram
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Siyah Spotify Simgesi
  • Pinterest
  • YouTube

©2021 Mercado'da yayınlanan içeriklerin her hakkı saklıdır.

bottom of page