Grafik Tasarımcı Erman Yılmaz'ın Oyun Alanı



Harflerle prefabrik yapılar gibi oynayan, denemek için kurgulayan, yapmak için bozan grafik tasarımcı Erman Yılmaz’ın oyun alanındaydık.


Röportaj: Büşra Soydemir - Fotoğraflar: Beyb Studio



Grafik tasarım genellikle çizim yapmaktan keyif alan insanların yöneldiği bir bölüm. Sende hikaye nasıl başladı?

Çocukluğumdan beri harflerin formuna ilgim vardı, 1999’da graffitiye başladım. 2008 gibi graffiti festivalleri düzenlenmeye başlamıştı. Türkiye’nin farklı yerlerinden graffiti yapan tüm insanlarla birlikte Karaköy, Tophane, Cihangir civarında boyamak için İstanbul’a geliyorduk. Birlikte graffiti yaptığım arkadaşım Esk Reyn, MSGSÜ Grafik Tasarım Bölümü’nü denememi önerdi. Ben daha özgür alanda takılmayı tercih ettiğim için sokakta boyuyordum zaten. Duvara yaptığım bir şey sorgulansın, insanlarla iletişime geçsin istemiyordum. Aslında çok da bilgim yoktu grafik tasarım bölümüne dair. Mimar Sinan’da da özgür olabileceğim ve istediğimi deneyebileceğime ikna edilince okula başladım. Okulun ilk yılları eksik olduğum, bilmediğim bir mesleği öğrenmeye gidiyorum açıklığındaydım. Sadece dinledim ve ne konuşulduğunu anlamaya çalıştım. Yeni bir dil öğrenmek gibiydi bu kısım. Ancak 3. yılımda cesaret edip üretime geçtim.



Tasarım dilinde graffiti tabanı kendini pek hissettirmiyor aslında.

Belli bir dönem sonra graffitiden uzaklaştım, üzerine başka bir şey koyamayacağımı düşündüğüm zaman bırakma kısmına geldim. Harfin üstüne çıkamama, pek organik olamama, alan içinde etrafa yayılamama, alan algısı içinde sürekli belirli boyutlarda kalma gibi sıkıntılar beni biraz gerdi açıkçası. Grafik tasarıma başladığım zaman bu sınırları atmış oldum. Çünkü orada da harfleri başka bir şey için yeniden inşa etmem gerektiğini fark ettim. Sokakta harf yapmak gibi değildi, bu sefer iletişime geçmem gereken bir kitle vardı karşımda. İletişim denilen şey benim için ilk orada başladı. Harfleri iletişim araçlı kullanma serüveni de hala beni heyecanlandırıyor.



Harfler üzerinden cambazlık yapma durumun da bir o kadar kendini belli ediyor.

Çoğu işimde aradığım şey o aslında. Karakteristik özelliği geri planda bırakılmış fontlar kullanmaktansa, karakterini benim oluşturduğum harf formlarını kullanmak daha cazip geliyor. O yüzden var olan fontları kullanırken bile harflerin formuna tekrar dokunuyorum. Anlatmak istediğime ulaşana kadar onlarla oynuyorum. Prefabrik bir yapı gibi kuruyorum, tekrar bozuyorum. Neredeyse 15 yıl sokakta harfleri çizdim. Eklem yerlerine, yapılarına hakim olmam, onları nasıl konuşturmam gerektiğine, ne derecede okunmayı zorlaştırıp, kolaylaştıracağına dair güçlü bir fikir veriyor bana.

Bu tabii ki mesleki açıdan bir avantaj gibi görülebilir. Tasarımcı arkadaşım Sarp Sözdinler “Bu senin lanetin mi sana bahşedilmiş bir cevher mi bilemiyorum.” demişti. Bazen ben de bilemiyorum, çünkü insanlarda hep tipografik işler üretecekmişim gibi bir algı oluşuyor.



Okulda öğretilen tipografinin bir ana amacı var; bilgiyi ve enformasyonu yalın bir şekilde karşıya geçirmek. İnsanlarla iletişime geçmek. Bilginin yalın bir şekilde olması uzlaşısı Gutenberg’ün matbaayı buluşuna, ilk basılan İncil’e kadar gider.

Ama çağın getirdiği bazı değişimler var, buna göstergeler de dahil. Zamanında İncil için seçilen harfler şu an neredeyse gotik tarzda kalıyor, o dönem en okunaklı yazı olarak geçiyor şu an öyle değiller mesela. Aynı harfleri artık insanların üzerinde dövme olarak görüyoruz. Çağın göstergelerinin değişimi de ilgimi çekiyor. Bir şeyin sadece okunur olması onun iletişime geçtiği anlamına gelmiyor, iletişim biraz da duyuları harekete geçirmeli diye bakıyorum. İstediğim şey ilk bakışta etkiyi verebilmek. Bilgiyi sonra alırsın zaten. Tüketimin bu kadar hızlı olduğu bir dönemde tasarladığım bir afişe öylece bakılıp geçilsin istemiyorum.



Tipografi de işlerinin en vurucu tarafı.

Bir dönem harf formlarıyla bu kadar içli dışlı olmamdan dolayı kendi mesleğimizin içinden de bazı karşı sesler yükselmişti, bu da mutluluk verici. Sorgulayıp, farklı işler yapmak illa iyi bir şey yapmak anlamına gelmemeli. Denemek önemli olan, doğru mu ya da yanlış mı bilmiyorum ama deniyorum en azından. Sanırım bu da yaşadığımız yer ve toplumun baskısına karşın kendi oyun alanım içinde takılmayı sevmemle alakalı. Bu konfor alanıyla ilgili bir konu değil, denizde sadece kulaç atarak yüzmek istemiyorum, farklı stil ve teknikleri bilmek istiyorum. Hocaların elini de bırakmak istedim bir noktada. Belli bir kısma kadar el ele tutuştuk ama o yolda yürümeyi tercih etmedim. Çıkar çıkmaz Informal Project’i kurduk bu sebeple. Mezun olanlar direk reklam ajansına kayıyor aslında, başka bir alternatifin düşünülmemesi üzücü geliyor bana. Türkiye’de çok da piyasası olmasa da bir kültürel sektör var.



Informal Project bu alanda üretim yapan iki aktöre sahip. Sadece bu çemberdeki marka ve kurumlar için mi tasarlıyorsunuz?

Motivasyonumuzu yükselten işlerin çoğu kültürel sektörden olsa da tasarımı meslek olarak gördüğümüz için küçük ya da büyük, ilgimizi çeken ya da çekmeyen iş diye yaklaşmıyoruz konuya. Farklı sektörlerden tasarım ihtiyacı duyan müşterilerle de çalışıyoruz tabii ki. İlaç firmaları, mimarlık ofisleri, inisiyatifler örnek olabilir.

Informal Project’te eşim Gökçe ile birlikte çalışıyoruz. Çalıştığımız markalara olabildiğince fazla örnekle gidiyoruz, bu örneklerin hepsinde kendi içimizde onaylaştığımız için hangisini seçtiklerinin bir önemi kalmıyor. Zaten işlerimizin hepsiyle o duygusal bağı da kurmak istemiyoruz.



Bağ kurmama durumunu üretimlerinin tümü için söyleyebilir misin?

Bazı kişisel projelerimde kuruyorum o bağı, artık tasarımdan çıktı artwork’e de dönebilir dediğim işlerim oluyor. Onlar da masamın üzerinde duruyor, onlar afiş değil, artık asabileceğimiz bir illüstrasyon çalışması. Öğrenciyken tasarlamaya başladığım Mural İstanbul afişleri bu gruba giriyor örneğin. Mural İstanbul için tasarlarken harfleri direk kusuyorum, harfler illüstrasyon olarak kendilerini var ediyor. İzleyicinin de kendince okuma yapabileceği kadar alan yaratıyorum. Mesleki olarak ödül aldığım ilk tasarımım da Mural İstanbul afişiydi. Hala üzerine çalışmaktan zevk aldığım projelerin başında geliyor.



Yaptığın işin senin için tanımı nedir?

Tipografi yaptığım işlerin sadece bir dalı. Bilgiyi hiyerarşik yapı içine sokmak ve ayrıştırmaksa aslında uğraştığım şeyin temeli. Bu hiyerarşik yapıyı kurgularken onun uniq olması için ekstra zaman harcıyorum, bu süre çok da kısa olabilir elbette. Tatminim sadece çalıştığım kurum ya da kişilerle ilgili değil, benim de o işi vermek için tatmin olmam gerekiyor.



Bilgiyi hiyerarşik yapı içine sokmak kısmını biraz açar mısın?

Çalışmaktan en çok keyif aldığımız projelerden biri olan ve Pelin Derviş Yayın Projesi’nin ilk kitabı olan Türkiye’de Mimari Maket kitabı üzerinden açıklayabilirim bunu. Layout tasarımları, fotoğraf yerleşimi, kitap isminin yazımı, tipografisi, dipnotları, kitap içindeki isimlerin nasıl düzenleneceğine dair önerilerimizi sunduk ve kabul edildi. Kitabın kapağının bu hale gelmesiyse bizim önerdiğimiz seçenekler arasından daha cesur bulunanın seçilmesiyle oldu. Sınırlar konusunda cesur insanlarla çalışmak bizi de yukarı çekiyor ve keyifli işlerin ortaya çıkmasını sağlıyor.

Çok memnunum sadece bu harf formlarını değil, kitabın içeriğindeki ayrışmayı yapmaktan da, minicik bir bilginin nasıl yazılması gerektiğini düşünmekten de. Ben işimi seviyorum, işini seven diğer kişilerle çalışmak da bize böyle kitaplar yapma şansı sunuyor.



Tamamen kendi üretimin olan bir kitap tasarlamak istemez misin peki, artbook gibi?

Genellikle problemi olan kişiler, projelerine dair o kadar çok veri veriyor ki bize tasarım yapmak için sınırımızı da çizdiriyor. Ben kendi kendime, dışarıdan bir sınır gelmedikçe kısmını hiç düşünmedim. Her koşulda bir editörle çalışmak isterim sanırım, iş bana kalırsa her şeyi yaparım. Ancak tercihim bunun yerine verilen bilgi ve veri ışığında tasarım yapmak. Mesleğime bakış açım da bu.

Tasarım problemi geldiği zaman çözümüyle de geliyor. Sadece karşı tarafın ilgi alanı olmadığı için o problemin çözümünü göremiyor. Anlatıyor, belki bir terapist gibi biz de seçenekler yaratıyoruz. Bizden başka bir tasarımcıya gidildiğinde onlar da farklı farklı şekilde problemi çözebilir. Çünkü görsel iletişimde tek bir doğru hiçbir zaman olmadı. Bu işin bir formülü olmadığı için, tasarımcının ancak bir önerisi olabilir.



Üzerine çalıştığın projeleri bölüyor musun?

Bu konu ne kadar iş aldığımla ilgili. Bir işi beklettiğim olmadı, bekletmek benim için daha kötü. Aynı işle bütün gün içli dışlı olunca tarafsızlığını kaybediyorsun. Gün içinde farklı projelere zaman ayırıyorum. Hepsini dinlenmeye bırakıyorum, ertesi gün yeniden bakıyorum. Böylelikle eksiklerini görüyorum. Çok işle aynı anda uğraşmanın beni daha verimli kıldığını düşünüyorum.



Ufkunu ne açıyor?

Öğrencilik yıllarımda dünyadaki tüm afiş tasarımcılarının afiş tasarımlarını klasör klasör toplamaya başlamıştım. Çok fazla hard disk almak zorunda kalmıştım. Çok fazla yazı karakteri biriktiriyordum. Dünyada yeni ne çıkmış diye her gün 2-3 saat fontlara bakarak font tasarımcılarını tanımaya başladım. Yazı karakteri tasarlayanları da ayrıca klasörlemeye başladım. Birkaç sene önce işin içinden çıkamayacak noktaya geldiğimde de bıraktım. Artık sanırım sadece Instagram ve Pinterest’te kaydediyorum.

Hocalarımızın afişlerinin birebir çıktısını alıp eve getirip tekrar inceliyordum, ölçüyordum. “Bu logonun neden bu kadar yüksekliği var?” gibi soruları düşünüyordum. çok fazla örnek baktım, hocalarımın nerdeyse tüm işlerini inceledim. İyi bulduğumuz kitapları hala arşivimize alıp koyuyoruz çünkü onlar kılavuz niteliğinde bizim için.

En son yaptığım afişi, görseli masamın üstüne koyuyorum; bu benim totemim gibi. Çünkü tasarım bilgisayarda bitmiş olsa da ufak tefek elemem gereken yerler görüyorum, bu kendim için yaptığım bir oyun. Tasarımı kimin için yapıyorsam o tarafın bilmesine gerek yok, tasarlama bir şekilde devam ediyor. Font tasarımı yapıyorum ama bir fontun tasarımı hiçbir zaman bitmez. Durmadan farklı versiyonlarını yenileyerek yayınlıyorum.